« Önceki |

14/11/2007

Kan üzerine pazarlık yapanı kan tutar

Mahmut Toptaş
 
Hasbi olan, yani Allah için, üzerinde secde ettiği vatanın kafirler tarafından işgal edilmemesi için, bu yola baş koyanlar canlarını verirlerse onlara "Ölü" denmez "Şehit" denir.

Ancak dolar peşinde, benzin peşinde, makam, mevki, yal veya dinimizin düşmanlarına hizmet peşinde koşarken ölenlere başka bir şey denir.

Bin yıldır bu topraklarda Allah'ın adını en yüksek yerlerde yankılandıran, bin dört yüz yıldır bu dini koruyan ve yüreklere yerleştiren ecdadımız, bu yolda malını ve canını vererek bu değerli mirası bize bırakıp gitmişler.

Dini uğruna can ve kan verenler kalıcıdır. Dünyalık uğruna cana kıyanlar gidicidirler.

Güneş batmayan İngiliz imparatorluğundan çok çeken babam, o imparatorluğun, güneş doğmayan bir adada sıkışıp kaldığını gördü.

Bizler de İngiliz başbakanının durumunu yine bir İngiliz şarkıcının klipinden gördük.

O aşağılanmış durumu, bir İngiliz şarkıcı, klipi çekenler ve o CD'yi satın alan İngilizler içlerine sindirseler bile ben, kendi canına, dinine düşmanlık yapan Mekke müşriklerinin bile şahsiyetlerini inciten bir kelime kullanmayan bir peygamberin ümmeti olduğumuzdan klipteki görüntüyü ifade etmekten kaçınıyorum.

Amerikan imparatorluğunun çöküşünü de bizim neslimiz görecektir inşallah.

Buna benzer sözü vaizlerimiz kürsülerden "Sovyet Rusya'nın çöküşü yakındır" sözünü söylediklerinde bu söze sosyalistlerimiz inanmadığı gibi onun düşmanı gibi görünen kapitalistlerimiz de inanmıyorlardı ama yıkıldı.

Bunlar bir kehanet değil. Sevgili peygamberimiz buyurur: "Kim, zalime yardım ederse Allah, o zalimi ona musallat eder." Acluni, Keşf-ül Hafa 2/227'de hadisin manasının sahih olduğunu söyler ve

En'am suresi 129. ayeti delil getirir "İşte böyle yapmaları sebebi ile zalimlerin bir kısmını diğerinin üzerine musallat ederiz."

"Zulüm ile abat olanın sonu berbat olur."

Bir günde tonlarca balık yiyen balinanın nesli tükeniyor, hamsiler ise her geçen gün çoğalıyor.

Günde onlarca serçe yiyen kartalların yaşaması için özel paralar harcanırken akşamüzerleri binlerce serçe mahalle halkına çok sesli konser vermeye devam ediyor.

Rabbimiz, Maide suresinin 32'inci ayetinde "Haksız yere bir adamı öldüren bütün insanları öldürmüş gibidir" buyurur.

Sevgili peygamberimiz de "Müslüman bir insanın öldürülmesinden, insansız bir dünyanın yok olması Allah katında daha ehvendir" buyurmuş.(Tirmizi, Diyat 5, İbni Mace, Diyat, 1)

Bu imanla büyüyen İmamı Gazali'nin hocası, İmam-ül Harameyn-el Cüveyni (H.419-478) "Bir damla kanla bir dünya tartılsa kan ağır gelir"der. (el-Ğıyasi  s:256) Aynı ma'nayı İmam Gazali de el-Müstasfa 1/314 de tekrarlamış. Aynı kültürden sulanan Mehmet Akif merhum da:

"Bütün dünya için bir damla kan çoktur" diyorlar, sen,

Şu ma'sum ümmetin seller akıttın hûn-i pâkinden" deyivermiş.

Kendisini hep Osmanlı'ya benzetmeye çalışan ve bunu açıklamaktan da kendini alamayan Amerika şunu bilsin ki, Osmanlı'nın altı yüz yılda öldürdüğü insan sayısı, Hıristiyan Hitler'in beş yılda öldürdüğüne denk değildir. Hitlerin ki de Amerika'nın öldürdüğüne denk değil.

Üç bin Amerikalının ölümüne sebep olan Üsame'ye terörist deniyor, yalnız Irak'ta bir buçuk milyon Müslüman öldüren Bush'a terörist denmiyor.

Amerikalı kovboyların yirmi milyon yerli halkı nasıl yok ettiklerini öğrenmek için bu katliamın canlı şahidi olan ve gördüklerini yazan İspanyol asıllı papaz Bartolome'de las Casas'ın "Kızıl derililer nasıl yok edildi" adı altında   Türkçe'ye çevrilen eserini bir okuyuverin. (Şule yayınları)

11 Eylül 2001 olayının hemen ardından İkiz Kulelerin harabelerin yıkıntısının olduğu meydana gelen ünlü boksör, Muhammet Ali'ye Amerikalı bir provokatör gazeteci "Talibanla aynı dinden olmak nasıl bir duygu?" diye sorduğunda ringlerde "kelebek gibi uçan, arı gibi sokan" Muhammet Ali'nin bedeni Parkinson hastalığı nedeniyle ağır hareket ediyor ama; aklı aynı cevvaliyeti gösteriyor ve "Adolf Hitler'le aynı dinden olmak nasıl bir duygu?" sorusuyla gazeteciyi susturuyor.

Fethettiği ülkenin bahçelerinden geçerken yediği üzümlerin parasını üzüm çıbığına bağlayan Osmanlı askeri nerede, bir varil petrol için milyonlarca çocuğun ölümüne sebep olan Amerikan aydınları, siyasileri, askerleri nerede.

1/10/2007

HASAN EL BENNA -CİHAD ÜZERİNE

"Allah uğrunda hakkını vererek cihad ediniz. O sizi ideal ümmet olarak seçti. Din konusunda, sizin üze­rinizde (geliştirmenizi önleyecek) hiç bir zorluk (bas­kı) getirmedi. Atanız İbrahim'in milletinin (ilkele­rinin) aynısını (model alınız)."

 

Enes (r.a)'dan naklen Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyur­muştur:

 

"Allah yolunda bir sabah yahut bir akşam cihada çık­mak, bütün dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır." (Buhari, Müslim ve Tirmizi)

 

Ebu Hureyre (r.a)'dan naklen Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

 

"Allah kendi uğrunda cihada çıkanı güvencesi altına alır. Zira sadece benim uğrumda cihadı, bana gerçekten imanı ve benim resulümü kendi davranışlarıyla onaylaması o kulumu yola çıkarmıştır. Bu nedenle ya onu cennete koy­mak veya sabahleyin cihad niyetiyle çıktığı eve, elde et­tiği ecirle yahut ganimetle birlikte döndürmek benim üze­rime borçtur. Muhammed'in canı elinde olana andolsun ki, o kulun Allah yolunda konuştuğu hiç bir söz yok ki, kıyamet günü, o sözü konuştuğu günün yapısı gibi hu­zura gelmesin, rengi o günün kah renginde, kokusu o gü­nün misk-ü amber kokusundadır. Muhammed'in nefsi elinde olan Allah'a andolsun ki, eğer müslümanlara zor olmasaydı Allah yolunda sefere çıkan hareket timinden kimseyi geri bırakmazdım. Fakat kendimde yetenek bulamıyorum ki onları taşıyabileyim. O müslümanlar da hem kendilerinde yetenek bulamıyorlar, hem de benden vazgeçmeleri onlara ağır geliyor. Nefsim denetimi altın­da olan Allah'a yemin ederim ki Allah uğrunda savaşa katılsaydı/n da ölseydim, tekrar katılsaydım da ölseydim. Olmazsa tekrar savaşa katılsaydım da ölseydim; ne ka­dar çok isterim!" (Ebu Davud ve İbni Mâce dışındaki dört Sünen)

 

Yine ondan naklen Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurur:

 

"Yâ Resûlallah (s.a.v) Allah yolunda cihada hangi amel denk gelir? diye sordular. Resûlullah:

 

-Sizin gücünüz yetmez, buyurdu ve ekledi: -Allah yolunda cihad yapan kişinin dönmesine ka­dar, gündüzleri oruçlu ve geceleri ayakta olan, ayrıca Al­lah Teâlâ'nın âyetleri içine dalan kişidir. Mücahid ciha­dından dönünceye kadar ne orucundan ne de namazın­dan hiç ayrılmaz" (Ebu Davud dışında kalan beş hadis kitabı)

 

Ebu Said (r.a)'dan naklen Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurur:

 

"Şimdi beni dinler misiniz? Size en iyi insan en kötü in­san dengesini anlatayım?

 

En hayırlı insan atının sırtında, yahut devesinin sır­tında. Yahut ayakları üzerinde ölüm gelip çatıncaya ka­dar Allah yolunda sâlih amel işleyen adamdır. En kötü adam, Allah Teâlâ'nın kitabını okuyup üzerinde yaşa­ması gerekirken hiç bir şeyine zerre miktarı saygı gös­termeyen adamdır." (Nesâi)

 

Kuşkusuz Allah Tebâreke ve Teâlâ mü'minlere şöyle ses­leniyor:

 

"Ey inananlar! Sizi acı azaptan kurtaracak ticaretli işi size göstereyim mi? Allah'a ve Resulü'ne inanır, malla­rınız ve canlarınızla Allah yolunda savaşırsınız. Eğer bi­lirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Böylece O, sizin gü­nahlarınızı yarlığar. Sizi zemininden ırmaklar akan cen­netlere; Adn cennet indeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz diğer bir kazanç daha var; İşte Allah yardımı ve Allah zaferidir. Mü'min­lere bunları müjdele." (Saff, 10-13)

 

Fakih kişiler kitaplarında, İslâm ülkesinin topraklan düş­man çizmesi ile çiğnendiği zaman cihadın farz-ı ayn olduğu­nu belgeleriyle belirtmişlerdir. El-Muğni yazarı şöyle diyor:

"Cihad şu üç pozisyonda belirlenir:

 

A) İki ordu karşı karşıya gelip iki birlik de karşılaştığı zaman orada bulunanın geri kaçması haram olur. Allah Teâ-lâ'nın şu fermanına göre savaş yerini alması onun için kesin­leşmiş olur:

"Ey iman edenler! Bir düşman topluluğuyla karşılaştığı­nız zaman kararlılık gösterin ve Allah'ın adını çok anın ki kurtulabilesiniz." (Enfâl, 45)

 

Ayrıca:

"Direnç gösteriniz. Zira Allah direnenlerle beraberdir." (Enfâl, 46)

 

Diğer bir âyet-i kerimede:

 

"Ey mü'minler! Toplu halde kâfilerle karşılaştığınız zaman onlara arkanızı dönmeyin. Tekrar savaşmak için kaçar gibi bir tarafa çekilmek veya diğer başka bir birli­ğe katılıp savaşmak amacıyla olan dışında kim öyle bir günde onlara arka çevirirse muhakkak ki o, Allah'ın ga­zabı içinde yerini alır. Zaten onun yeri cehennemdir." (Enfâl, 15-16)

 

B) Kâfir orduları herhangi bir şehre girip konakladıkla­rında müslümanın savaşmaya hazır olması ve onları geri püs­kürtmesi farz olmuş olur.

 

C) Yönetici imam, bir kavmini savaşa çağırırsa her gücü yetenin o imama katılmaları zorunludur. Zira, Allah Teâlâ, şöyle buyuruyor:

 

"Ey iman edenler! Size ne oldu ki: Allah yolunda sava­şa çıkın!' denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz?" (Tevbe, 38)

 

Resûlullah (s.a.v) de şöyle buyuruyor;

"- Savaşa katılmanız istendiği zaman hemen katılınız."

 

Bütün İslâm fıkhı kitaplarında, mezheplerin ufak-tefek ayrılıklarına rağmen sonuç hepsinde aynıdır.

 

İlk müslümanlar bu gerçekleri çok iyi kavramışlardır. On­lar ya ibadet ediyor, ya ticaretle uğraşıyor veyahut savaşçı olu­yordu. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

 

"Şüphesiz senin, gecenin üçte ikisine yakın bölümünü, bazan yarısını, bazan da üçte birini yatmadan geçirdiği­ni ve beraberinde bulunan topluluğun da böyle olduğu­nu Rab bin belgeleriyle biliyor. Gece-gündüzü dengeye koyan ancak Allah'tır. O sizin, bunu sayamayacağınızı (fazlasını yapamayacağınızı) bildiği için sizi bağışladı. Ar­tık siz, kolay olan bölümü uygulamaya koyunuz. Allah Teâlâ bilir ki içinizden hastalananlar olacak,  diğer

kısmınız Allah'ın takdir buyurduğu rızkı aramak ama­cıyla yeryüzünde yol tepecekler. Başka bir bölümünüz de Allah yolunda çarpışacaklardır. Artık siz, kolayınıza gelen mesleği uygulayınız. Namazınızı dosdoğru kılın, zekâtınızı verin, en güzel bir borçlandırmayla Allah (kullarına (kredi) veriniz; harcayınız." (Müzemmil, 20)

 

İyi dinleyiniz; bugün İslâm'ın yaşandığı ülkeler ve şehir­ler müslümanların yakından tanıdığı ve tam bir kavrayışla kav­radığı şu düzeydedir: İslâm karapara ticareti yapanların ve kirli işlerle uğraşan maceracıların ellerinde parsellenmiş talan mal­ları durumundadır. Öyleyse böyle kişilere savaş açmak şu anda en muhkem bir görev ve üst düzeyde zorunluluktur.

 

Müslü­man ülke krallarına veya cumhurbaşkanlarına halkı bu yön­de sevk ve idare etmeleri, savaşı başlatmaları ve halkı topyekün savaşa çağırmaları da onlara farzı ayındır. Bu yolla hem dünyada üstün başarı, onurluluk ve destek görmek ayrıca­lıkları onların olduğu gibi, âhirette de ödüllendiriliş ve cen­net onların hakkıdır. Şöyle ki:

 

"Her kim onu işittikten ve kabullendikten sonra değiş­tirirse, günahı yalnızca onu değiştirenleredir. Şüphesiz Al­lah sonsuz işiten ve sonsuz bilgi sahibidir." (Bakara, 181)



En büyük Allah! Hamd yalnız O'nadır.

 

Hasan El Benna

11/9/2007

Mısır İzlenimleri (Mısır’daki Filistinliler ve Irak’

Muhammed Cihad SAATÇİOĞLU

Bu yazımızda, haber editörümüz İsa Eren kardeşimizle birlikte yaptığımız Mısır ziyareti sırasındaki izlenimlerimiz, Mısır’da mahsur kalan Filistinlilerle bir hafta boyunca beraber yaşadığımız anılarımız ve son olarak da Irak’taki Filistinli mültecilerle ilgili tartışılan bazı konulara ilişkin değerlendirmelerimizi kısaca ortaya koymaya çalışacağız.

Akşama doğru Kahire havaalanına inişimizin akabinde soluğu İmam Hasan el Benna’nın şehid edildiği Ramsis Meydanı’nda aldık. Bir saat kadar sonra da geçtiğimiz aylarda kendilerini İstanbul’da misafir ettiğimiz Filistin Adalet Bakanı yardımcısı Ömer Burş ile, hep beraber kalacağımız eve doğru yola koyulduk…

Bildiğiniz üzere 14 Haziran’da HAMAS mücahidleri Amerikan ve İsrail işbirlikçisi hain Dahlan çetesine karşı temizlik harekâtını tamamlayıp, Gazze’yi “emin belde”ye dönüştürdü. Sonrasında Siyonist İsrail rejimi ve işbirlikçi El Fetih yönetiminin talebiyle Gazze’ye giriş-çıkışlar kapatılmış, süregelen ambargo daha da sıklaştırılıp sınırlardan Gazze’ye giremeyen yüzlerce Filistinli çöle terkedilmişti. Şu ana kadar Refah sınır kapısında,  aralarında bebeklerin ve çocukların da bulunduğu en az 38 Filistinli şehid düştü...

Bu notu düştükten sonra kaldığımız yerden devam ediyoruz...

Kahire’nin ihtişamlı semtlerini arkamızda bırakarak Ömer Burş ile birlikte şehrin kenar mahallelerine doğru ilerlerken eski bir apartmanın önüne geldiğimizde Hamas’lı bakan yardımcısı “evimize geldik” dedi.

İçerisinde bir koltuk takımı, yer yatakları, bilgisayar ve uydu televizyonu dışında başka bir şey bulunmayan bu iki oda ve bir salonlu evde Hamas milletvekillerinden Muhammed Farac, Filistin Adelet Bakanı yardımcısı Ömer Burş, Filistin Meclisi Islah ve Değişim Grubu Başkanı ve Hamas liderlerinden Muşir el Mısri, bir sabah namazı vakti Şeyh Ahmed Yasin’in şehid olduğu füze saldırısı sırasında babasının yanında bulunan ve yaralanarak sakatlanan Şeyh Ahmed Yasin’in oğlu Abdulhamid Yasin, Şehid Ahmed Yasin’in en eski arkadaşı ve İzzeddin el Kassam Tugayları’nın ilk şehidi Yasir Hasanat’ın  “Şeyhul Kassam” lakaplı babası Hammad Hasanat ve Kassam mücahidlerinden iki gazi ile beraber toplam yedi kişi kalıyordu...

Kendileri de bu evde misafir olan ev sahiplerimiz, Gazze’ye giremedikleri için 3 aydır bu evde, gecelerini 40 derece sıcaklıkla, yan yana sıraladıkları yer süngerlerinde, başuçlarına biraz olsun serinlemek için koydukları pervanelerle geçiriyorlardı. Siyonist rejim İsrail’i ve büyük şeytan Amerika’yı ağızlarından çıkan tek bir kelimeyle titreten bu yiğit insanları böylesi bir halde gören birinin dehşete düşmemesi imkansızdır sanırım…

Ağızlarından çıkan her bir cümlenin ardından “Hasbunallahu ve ni’mel vekîl” (Allah bize yeter, O en iyi yardımcımızdır) zikri geliyordu. Selamlaşma, kucaklaşma ve biraz hasbihalden sonra Şehid Ahmed Yasin’in oğlu Abdulhamid Yasin’e, kendisinin ve yaralı mücahidlerin durumlarının iyi olmadığını, buradaki Müslüman kardeşlerimizden daha iyi bir yer temin edilebileceğini söylediğimiz zaman, cevaben “sınır kapısında yüzlerce kardeşimiz aylardır açıkta bekliyorlar, hakkımız değil” şeklinde bir karşılık aldığımızda gerçekten Şeyh Ahmed Yasin’in oğluyla beraber olduğumuzu anlamıştık… Zira HAMAS, asrımızın adanmışlık ve fedakarlık mektebi olduğunu bunun gibi yaşanan bir çok hadise ile tarihe izzet ve şeref vesikası olarak geçecek şekilde yansıtıyordu...

15. yıldönümünde olduğumuz Mercu’z Zuhr sürgününde bir sene boyunca dondurucu soğuk altında dağların arasında, çadırlardan bizlere adanmışlık dersi veren Abdulaziz Rantisi, Mahmud Zahar, Aziz Düveyk ve 415 intifada önderinin bizlere seslenişi daha dün gibi aklımızda değil mi..?

(Abdulaziz Rantisi - http://www.youtube.com/watch?v=SKPLpZkBvBg
 Mahmud Zahar  - http://www.youtube.com/watch?v=PsaJ7I4Cb-g
 Aziz Düveyk    -   http://www.youtube.com/watch?v=Fpa-4tT2DbI )


Lübnan’da Hizbullah savaşçılarının Siyonist İsrail ordusuna karşı elde ettiği o büyük zaferin arkasında Hizbullah önderliği ve kadrolarının mütevazi, vakur ve fedakarca hayatlarının olduğunu gördüğümüz gibi, Filistin topraklarında ümmetin yüz akı olan bir hareketi yeşertip büyüten Hamas’ın bu başarısının da böylesi liderlik ve kadroların eliyle gerçekleştiğini rahatlıkla fark edebiliyorduk. Nefislerini Allah’a satanların, nebevi metodu nasılda zerrelerine kadar sindirdiklerinin göstergesiydi bu bi’nevi.

Mısır’da Filistinlilerle birlikte yaşadığımız anılarımızı anlatırken bir parantez açıp içeride mahsur kalan Gazze’lilere de bu yazı vesilesiyle kısaca değinmek yerinde olacaktır.

Oldukça yoğun geçen Mısır ziyaretimizde Gazze’deki çalışmalarımız ve ileriye yönelik projeler hakkında da görüşmelerimiz, istişarelerimiz oldu. Bu çerçevede HAMAS’ın önde gelen liderlerinden ve Filistin hükümeti eski dış işleri bakanı Mahmud Zahar ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdik. Editör kardeşlerimizin sitemizin haberler bölümünde yayınladığı üzere, Mahmud Zahar, kendisi ile görüşmemizin sonunda, Türkiye halkına ve hükümetine iletilmek üzere bazı çağrılarda bulundu. Filistin duyarlılığı olan bütün kardeşlerimizden bu çağrıya kulak vermelerini istiyoruz.

Mısır ziyaretimizin sizlerle paylaşacağımız en önemli kesiti hiç şüphesiz İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) Hareketi Genel Mürşidi Muhammed Mehdi Akif ile yaptığımız önemli görüşme ve röportajımız olacak. Ancak  görüşmemizin detaylarını ve sizler için gerçekleştirdiğimiz aydınlatıcı röportajı ilerleyen günlerde paylaşacağız inşallah.

Hamas’ın üst düzey yetkililerinden bu Filistinli ağabeylerimizle olan birlikteliğimiz süresince, “Irak’taki Filistinliler” konusu da gündeme geldi. Konuyu gündeme getirmemizin sebebi, Irak’taki Filistinlilerin durumu ve karşılaştıkları ciddi sorunlarla ilgili olarak “Dünya Bülteni” sitesinde yazı işleri sorumlusu tarafından kaleme alınmış bir yazıydı; biz de bu hususu ilk ağızdan ve Hamas’ın yetkili şahıslarının dilinden öğrenmek istemiştik..

Sitemizde yayınlanan, Muhammed Farac ve Hammad Hasanat ile İsa Eren tarafından gerçekleştirilen röportajın ‘Irak ve Irak’taki Filistinliler’ bölümünü bu bağlamda bir kez daha okumanızı öneriyoruz.

Bazılarımızın akıllarında soru işaretleri bırakan, söz konusu yazıda ileri sürülen iddialara göre, “İran tarafından desteklenen Mehdi Ordusu”  Irak’taki Filistinlilere yönelik saldırı ve katliamlar gerçekleştiriyor, savunmasız Filistinliler de Mehdi Ordusu savaşçılarının zulmü altında büyük acılar çekiyordu. Bu iddialar Irak’taki Filistinlilerin mazlumiyetinden daha çok sözüm ona Mehdi Ordusu’nun zorbalığını öne çıkarıyordu; bizim gördüğümüz ve hissettiğimiz, “Mehdi Ordusu” ve ‘destekçisi İran’ Filistinliler üzerinden açık hedef seçilmişti..

“Filistin İslami Direniş Hareketi”nin lider şahsiyetleriyle her konuyu tam bir içtenlikle konuştuğumuz, Filistinlilerin tüm tarih boyunca ve dünyanın her bir yanında karşılaştıkları zulüm ve haksızlıkları bile öğrenmeye çalıştığımız bir ortamda, gerçekten de Filistinlilere yönelik Mehdi Ordusu tarafından bir zulüm olup olmadığını sorup öğrenmek büyük önem taşıyordu bizim için.. Zira kendileriyle uzun süredir beraber olduğumuz Hamas yetkililerindeki dürüstlüğe tanık olmuş, bağnazlık ve tarafgirlik saplantısına düşmeksizin gerçekleri olduğu gibi aktaracaklarına tam bir içtenlikle inanmıştık...

Filistinli yetkililerin bu hususta bize yaptıkları açıklamalardan sonra, ilk olarak “Mehdi Ordusu” ve “Filistin” bağlamında birkaç konuya değinmeyi gerekli görüyoruz.

Mehdi Ordusu’nun, İran’ın desteğiyle Filistinlilere yönelik vahşi işkenceler ve ağır zulümler gerçekleştirdiğini ileri süren yazardan bu iddialarını objektif ve yalın gerçeklermiş gibi sunmadan önce, (kendisi de Arapçayı çok iyi bildiğine göre) ne idüğü belli olmayan –aslında belli- yalan ve iftira yayan sitelerde saatlerce ‘İran ve Mehdi ordusu’ aleyhine delil tarama yapması yerine, Sadr hareketinin internet sitelerine yüzeysel de olsa bir göz atmasını ve Mehdi Ordusu’nun nazarında Filistin konusu ve davasının ne anlama geldiğini görmesini isterdik doğrusu.

Bu vesileyle şu hatırlatmaları yaparak meselenin ve ilgili iddiaların dürüstçe bir zeminde konuşulmasına katkı sağlamak istiyoruz.

Bir: Sadr hareketi hem işgal öncesi Baasçı Saddam rejimine, hem de işgal sonrası Amerikan işgal güçlerine karşı direniş sürecinde, Filistin işgalcisi Siyonist İsrail rejimine karşı düşmanca tavrını her zaman en üstte tutmuştur. Liderlerinin ve mensuplarının çoğunun cani Baas zindanlarında ağır işkencelere uğradığı dönemlerde bile -ki bu cinayetlere 'Filistinli' bir hareket olan el Fetih'in işbirlikçi kadrosunun da bizzat ortak olduğu gerçeğini de göze alarak- , “kahrolsun Baas” sloganından önce “kahrolsun İsrail, yaşasın Filistin direnişimiz” sloganını yükseltmiş, Filistinlilerin özgürlük mücadelesi kutsal bir kavga olarak baş tacı edilmiştir. Sadr hareketi Filistin direnişini her zaman için kendi direnişi gibi kendinden bir parça bilmiş ve en zor koşullar altında bile Filistin davasına sahip çıkmıştır.

Bugün Sadr hareketi’nin Irak’taki toplumsal eylemlerinde, protesto gösterilerinde yakılan ilk bayrağın İsrail bayrağı olduğunu, İsrail bayraklarının yerlere serilip çiğnendiğini “kella kella İsrail, kella kella Amerika” diye haykırıldığını göz önüne getirdiğimizde bunun ne manaya geldiğini daha iyi anlayabiliyoruz.

Yine aynı şekilde Sadr hareketinin internet sitelerine baktığımızda, bu sitelerin en üst köşelerinde Filistin ile ilgili bölümler olduğunu, mutlaka “Mescid-i Aksa” logolarının bulunduğunu görüyoruz. Özelde de bu sitelerde yer alan  ”Filistin davamız” yazılı linki tıkladığımızda ve karşımıza Hamas hareketine bağlı “Filistin Enformasyon Merkezi”nin sitesinin çıktığını gördüğümüzde, Sadr hareketinin mezhep ve hizip ayrımı gözetmeksizin Filistin İslami direnişi ile nasıl da omuz omuza olduğunu rahatlıkla fark edebiliyoruz.

Sadr hareketi’nin önderi olan Seyyid Mukteda es Sadr’ın ve babası Şehid Muhammed Sadık es Sadr’ın hutbelerini bu sitelerden dinlediğimizde (sitelerde kayıtlı yüzlerce hutbe ve konuşması mevcuttur, hepsini indirebilir ve dinleyebilirsiniz), Sadr hareketi önderliğinin hutbelerinde iddia edilenin aksine Filistin davasına ve Kudüs’ün özgürlügüne, hususen mazlum Filistin halkına sahip çıkma noktasındaki hassasiyetlerine tanık oluyoruz.

Saddam tarafından kızkardeşi Bintül Hüda ile birlikte işkence altında şehid edilen Seyyid Muhammed Bakır es Sadr’ın Hizbullah’ın lider kadrosunun yetişmesindeki katkılarını öğrendiğimizde, Siyonist düşmanı dize getiren ve Filistinlilerin biricik can dostu ve gerçek hamisi “Hizbullah hareketi”nin kökeninde Sadr hareketinin nasıl bir pay sahibi olduğunu daha iyi anlıyoruz.

Bütün bunlar apaçık ve gizlenemez gerçekler olarak gözlerimizin önünde dururken, sadece iktidar hıncı ve mezhep bağnazlığıyla Sadr hareketini hedef alan bir takım komplocu kaynakları referans alarak, Filistinliler ile Sadr hareketi arasında husumet ve saldırganlık görünümleri ortaya çıkarmaya çalışmak, Sadr hareketi bir yana, “Filistin davası”na dolaylı bir saldırı anlamına gelmeyecek mi?


İki: İddialarınızda, ‘Dahlan’a küfreden birilerinin Irak’taki Filistinlilerin durumunu görmezden geldiğini, çığlıklarını duymadığını’ söyleyerek ‘üç maymunları oynamakla’ suçluyorsunuz. Muhammed Tevfik Bey gelmeden önce Irak’taki Filistinlilerin çığlıklarını kendiniz ne kadar gündeme getirdiniz de başkalarını ‘üç maymunu oynamakla’ suçluyorsunuz? Asıl ‘üç maymunlar’ı oynayan sizsiniz. ‘Birileri dürüst değil, sürekli Sünnileri katleden Şiileri yücelten haberler yapılıyor, öldürülen yüzlerce Sünni görmezden geliniyor’ diye suçladıklarınızdan daha mı dürüstsünüz bu durumda? ‘Kendilerini Sünni’likle tanımlayan ama gerçekte “Sünni” olmayıp kendilerini böyle tanıtmakla yer, güç ve taraftar edinmeye çalışan (şuan Sünni bir hareket olduğu halde Hamas’a karşı bu politikayı güderek saldırganlıkta sınır tanımayan el Fetih hareketi bunun bariz bir örneği olarak gözümüzün önünde) bir takım karanlık odakların katlettiği binlerce Şii’yi bir kere olsun gündeminize aldınız mı ki bunları da gündeme getirmeyi bir vazife biliyorsunuz? “Neden yapmadıklarınızı söylersiniz!” Aslında günahınızı almayalım gündeme getiriyorsunuz ara ara… Mesela yüzlerce Şii Müslümanın pazar yerinde katledildiği Sadr katliamlarını gündeminize sitenizde manşet yaparak şöyle almıştınız: “Sadr Katliamı Canavarı da Bir Şii Çıktı!” Gerçekten merak ediyoruz, bu iftiralara çocuklarınızı inandırabiliyor musunuz?

Açık ve dürüst olalım; sorun gerçekten hiçbir müslümanın asla sessiz ve tepkisiz kalamayacağı işgalciler mi, yoksa işgalcilere tepki görünümü altında belli bir mezhep düşmanlığı yapmak ve bu müslüman toplumları böylesi bir düşmanlığın anaforunda büyük fitne ateşinin içine sokmak mı?

Biz her zaman şunu söyledik ve sonuna kadar da bunu söyleyeceğiz; her kim birilerini ve belli kesimleri mezhebi kimliğinden dolayı kendine düşman addedip diğer Müslümanları da bu mezhepçi düşmanlığın içine çekmeye çalışıyorsa, ister Sünni ister Şii adı altında veya başka isimler altında bunu yapsın, onlar İslam’a ihanet eden fitnecilerdir; onlar müslih değil müfsiddirler, onlar salih değil zalimlerdir. Kendileri ıslah edici olarak addetseler de, Üstad Muhammed Akif’in dediği üzere; “onlar işgalcilerin sözcülerindendir.” Biz hiçbir zalimin yanında durmayız ve hiçbir zalimin yaptığını hoş göremeyiz ve zalimlerin zulüm ve ihanetlerine karşı da sözümüzü esirgemeyiz.

Biz bu hassasiyetimizi, İran, Sadr hareketi veya bir başkası, belli bir kesimi gözü kapalı savunma ve destekleme adına sergilemiyoruz. İran’ın, Sadr hareketi’nin veya Mehdi Ordusu’nun her yönüyle hatasız bir hareket olduğunu da ileri sürmüyoruz. Kimin ne eksiği, kimin ne yanlışı ve kimin ne zulmü varsa bilinmesini ve ona göre tepki verilmesini isteriz. Nitekim işgal sonrasında iki defa Irak’a gitme, birçok gerçeği bizzat yerinde müşahede etme, yaşanılan sorunları, ileri sürülen iddiaları ilk ağızdan dinleme ve gerçeklere yerinde tanık olma fırsatımız oldu. Meselelerin olduğu gibi görünmesi ve anlaşılması için bu izlenimlerimizi ve edindiğimiz bilgileri gerektiğinde paylaşırız da. Ve eğer yine gerekiyorsa, beraberce tekrar Irak’a gider, gerçekleri gözleyerek ve kayıt altına alarak toplumun bilgisine ve vicdanına sunarız. Bu bağlamda söz konusu bu sorunlar ve tartışmalar çevresinde bilgi edinmek isteyen kardeşlerimize, bizimle irtibata geçmeleri durumunda bilgilerimizi paylaşmaya da hazır olduğumuzu belirtmek istiyoruz.

Aynı zamanda bunları birilerini yermek, birilerini savunmak, hatalarını örtmek ya da ayıpların teşhir etmek için değil, ağzı olanın konuştuğu şu zamanda, iftira ve fitneye olabildiğince engel olmak ve niyetlerimizi yeniden gözden geçirmeye teşvik etmek içindir. Gerçekler ışığında, sahih belgeler ve delillerle konuşup haklı tarafı, takdir edilmesi gereken eylemleri, tenkid edilmesi gereken davranışları, hataları, yanlışları, ifratları, tefritleri tahlil edelim ve mutabakata varalım. Bu hiç de zor bir şey değil.

Yeter ki amacımız, hiçbir ön yargı ve bağnazlık içine düşmeksizin Irak’taki ve genelde bütün yeryüzündeki müslüman kardeşlerimizin özgürlüğü ve esenliği için olsun; zira ümmetimizin özgürlügü ve esenliğini gözetirken bunu belli bir kavme ve belli bir mezhebe münhasır kılamayız. Şiiler ne kadar selamette olması gerekirse Sünniler de o kadar selamette olmalıdır; Araplar ne kadar selamette olması gerekirse, Türkmenler de, Kürdler de o kadar selamette olmalıdır; birinin esenliğe çıkması, diğerinin itilmesi ve ötelenmesini değil, hepsinin topluca İslam ve kardeşlik çatısı altında adaletli bir şekilde onurlu bir hayata kavuşmasını beraberinde getirmelidir. İşte biz bu hedefin arkasında duruyor, bunun böyle olması gerektiğini savunuyoruz.

Rabbimizden verilmiş mukaddes bir görev bilerek ısrarla vurguladığımız ve savunduğumuz “İttihad-ı İslam” bize böyle bir anlayışı, böyle bir yaklaşımı ve böyle bir hassasiyeti yüklüyor. İşgal altındaki İslam topraklarında “mukavemet” ne kadar zorunlu ve kutsal ise, “İslam kardeşliği ve vahdet” de o kadar zorunlu ve kutsaldır. Zira bunları birbirinden ayırmak şahid olduğumuz üzere felakettir ve muhaldir. Bir kutsal başka bir kutsalı zedelemez, ortadan kaldırmaz; bilakis bir kutsal diğer bir kutsalı pekiştirir ve güçlendirir.

Kısacası “ümmetimizin özgürlüğü” Kudüs’ten geçer, “Özgür Kudüs”e giden yol da “ittihad” ve “mukavemet”ten geçer; Filistin’den Kafkasya’ya, Irak’tan, Keşmir’e, Lübnan’dan Filipinler’e tüm direniş cephelerimizin yüreklerimizdeki yeri ve sıcaklığı aynıdır; düsturumuz Kur’an, bayrağımız tevhid, şiarımız vahdet, yolumuz mukavemet, menzilimiz ise zaferdir..!


Not:  Gazze’deki eğitim merkezimizin 2 aya kadar faaliyete geçirilmesini beklediğimizi yazmıştık bir önceki yazımızda. Gazze’nin işbirlikçi ve fitnecilerden temizlenmesinden sonra süregelen ambargonun, ABD ve Siyonist işgalciler tarafından şiddetlendirilmesi nedeniyle Şehid İbrahim el Mukadime Mescidi’nin inşasına -en kısa sürede yeniden başlaması ümidiyle- ara verildiğini belirtmek istiyoruz.

Bunun dışında maddi – manevi yardımlarınızla Lübnan’da yeni bir eğitim merkezi projemiz hayata geçirilme aşamasında inşallah. Bu iki eğitim merkezi ile ilgili gelişmeleri size zaman zaman sitemizden aktaracağız.









Şehid İmam Hasan el Benna'nın kabrinin kapısında


Hamas milletvekili Muhammed Farac, Adelet Bakanı Yardımcısı Ömer Burş, Eski İçişleri Bakanı Hani Kavasimi, Şeyh Ahmed Yasin'in oğlu Abdulhamid Yasin ile...


Bir öğle yemeğinde...

2/8/2007

Şehidçe Yaşamaya Adanmış Bir Yürek: Nurulhak SAATÇIOĞLU

27 Eylül 2006 - 23:00:00
Beyaz yağan yağmurlar gibi
Gülümseyen bir özgürlük düştü çehrene
Tekbirle yıkansın diye yumruklar
Ölüm dirildi bedeninde
Ve beyaz kelebekler uçtu bakışlardan
Beyaz yağdı yağmurlar
Hatırlatma görevini omuzlayıp
Gittin…
Kavganda kırılan ruhunu
Ölüm kadar büyütüp, serdin önümüze
Tutsak örtülerimiz bekleyedursun
Sen… Beyaz örtünde özgür ve el üstünde
Tutulacağın yerlere:
Nur’ul-Hakk olup, parlamaya gittin!

[F.Zehra Kalkan]

Heyecanlıydık o gün hepimiz... Hummalı bir koşturmaca içerisinde dövizlerimizi hazırlamış; basın açıklamamızı yazmış; çiçeklerimizi, balonlarımızı kucaklamış; tanıdık tanımadık herkesi Yenikapı feribot iskelesine çağırmıştık o gün. O gün güneş bir başka parlıyordu sanki üzerimizde. Gözler bir başka gülüyordu... Bir kardeşimiz dönüyordu o gün aramıza. Onu hiç tanımamış olsak da; onunla oturup bir bardak çay içmemiş, iki çift laf etmemiş olsak da; gencecik yaşında taşıdığı kocaman yüreğini, kesip sakladığımız gazete kupürlerinden bile fark edebildiğimiz NURULHAK kardeşimizi karşılamaya gitmiştik o gün... Annesi ve kardeşlerinin mutluluğunu paylaşmaya, onun mücadelesine şahitlik etmeye, muştusuna ortak olmaya gitmiştik. Oysa üzgündü bir tarafımız. Zulmün böylesine şahit olmak, kırıyordu zayıf umutlarımızı. Gülmek gerekti yine de. Onu gülerek karşılamak gerekti. Ve o geldi...


Gözlerini arayıp bulduk kalabalığın içinden. Kuşlar kadar özgür değildi belki yine; bedeni artık değilse de, tutsaktı yine örtüsü... Oysa o, bizlerden daha sakindi, gülümsüyordu... Uzun ve yorucu bir seferden döner gibi değil, zafer kazanarak cepheden döner gibi bulduk onu. Öyle ya; o Rabb’e verdiği sözden, tutsaklık pahasına olsun dönmeyecek kadar özgür ruhluyken, biz... Biz onu cezaevinden karşılarken, kendi tutsaklığımızı hatırlamış, kendi halimize acımıştık... O, inancının bedelini ödemenin haklı gururu içinde vakur ve mütebessimken, bize başımızı biraz daha yere eğmek düşmüştü...
 
Ve aramıza katıldı... Öyle bir katılış ki; her faaliyette, sabah akşam demeden mutlaka bir görev almaya ve kendisinden istenenin en iyisini, tüm çabasını göstererek yapmaya başladı. Belli ki; cezaevi günleri boyunca, mücadelesini çıkınca da sürdürmenin hayalini kurmuştu. Yerinden kalkıp, inancına hakaret edenlere bir sloganlık sesini duyurmaya üşenenler bir yana, o; belli ki daha gür sesle zalimlerin karşısına dikilmeye azmetmişti tutukluluk günlerinden kurtulmayı beklerken. Önce, düşünce suçluları için düzenlenen bir kampanyanın çalışmalarında; sonra da her türlü program, basın açıklaması, miting, gösteri, stand çalışması, dayanışma gecesi, vs. kısacası tüm eylemlerde, ön saflarda görmeye başladık onu. Onun katılmadığı bir etkinliğe rastlamaz olduk...

Fazla konuşmazdı NURULHAK... “Kendisiyle on beş günlüğüne umreye gittik. Ağzından on beş kelime duymadım.” demişti cenazesinde Mustafa İslamoğlu. Suskundu, içe kapanıktı, konuşmayı pek sevmezdi... Ama o, bu suskunluğuyla çok şey anlatıyordu aslında. Onun yaşadıkları, yaşıtlarının sadece kabuslarına girerken; o, sessiz çığlıklarını yurdun en ücra köşelerine duyurmayı başarmıştı... Dünyevi lezzetlerden mahrum olmamak adına, Rahman’ın emirlerini çiğneyenlere başkaldırıydı o. Sessiz bir başkaldırı…

NURULHAK kardeşimiz 1980 yılında dünyaya gelmişti. Babası Iraklıydı. Küçük yaşta babasından ayrılmış olan annesi Hüda Kaya ve kardeşleriyle birlikte Malatya’ya taşınmışlardı. Henüz lise öğrencisiyken, 28 Şubat sürecinin başlamasıyla hayatı birdenbire değişmişti. Zulmün ve despotizmin mimarları (ki hesap gününde onlarla görüşeceğiz) derin güçlerle işbirliğine geçmiş ve zulümlerini icra etmeye uğraşıyorlardı. Başörtüsünün, Allah’ın emri olduğu gerçeği yok edilmek isteniyordu. Yasakçı zihniyet, kollarını yurdun dört bir yanına uzatmış, Malatya’da da baş göstermişti. Fakat Müslüman Malatya halkı, bacılarının örtülerine el uzatanlara karşı sessiz kalamazdı. 7 Mayıs 1999 tarihinde, büyük bir kalabalık toplanmış ve valiliğe yürümüştü. Vali ile görüşülmüş, çeşitli sözler alınarak kalabalık dağılmıştı. Fakat yasak icat etmekle doymayan, yasaklara karşı çıkanları cezalandırmakla ancak tatmin olan zulmün önderleri; bu hareketi kabullenememiş ve günah keçileri tespit etmişti: Hüda Kaya ve kızları…

İşte NURULHAK kardeşimiz, annesi ve kız kardeşleri Nurcihan ve İntisar ile birlikte, benzer davalara emsal teşkil etme ve zulme karşı çıkanları yıldırma amaçlı, akıl almaz ve adaletin yanından bile geçmeyen bir uygulamaya maruz bırakılmıştı: Gazeteci olarak katıldığı bir eylemden dolayı, önce bu zulüm düzenini “silah zoruyla” değiştirmeye kalkışmaktan (!) idamla yargılanmış; sonrasında da 2911 sayılı toplantı ve gösteri yürüyüşü kanununa muhalefetten 2 yıl 6 ay ceza almış ve bu sebepten, liseyi dahi bitirememişti. Gencecik yaşında cezaevleriyle tanışmış, şehir şehir gezdirilmişti. Başörtüsünü, inancını, Allah’ın emrini savunduğu için... Tıpkı Hz. Zeynep’in Kûfe, Şam ve Kerbela’da mahpus olarak gezdirilmesi gibi... Onun kaderi de tıpkı Hz. Zeynep’inkine benziyordu… Büyüktü o da Zeynep gibi... Ve büyüklüğü; inancını, örtüsünü savunmasının, zulme karşı durmasının, düşüncelerinin yanı sıra, takdir-i ilahiye her zaman rıza göstermesinden kaynaklanıyordu. Yaşadığı tüm sıkıntılara rağmen, ne kötü bir söz çıkmıştı ağzından, ne en ufak bir isyan ya da endişe belirtisi göstermişti… Tam bir teslimiyet ve tevekküle sahipti... İşte buydu onu farklı kılan... Hepimizinkinden kocaman yüreğiydi...

Meşhur bir hadiste buyurulur ki:

“Allah-u Teâlâ, bir kulu sevdiği zaman Cibril'i çağırır ve: ‘Ben falanca kulumu seviyorum, onu sen de sev!’ buyurur. Cibril de o kulu sever. Sonra gök ehline seslenerek: ‘Haberiniz olsun, Allah falanca kulu seviyor, onu siz de sevin!’ der. Onu gök ehli de sever. Sonra onun sevgisi, yerdekilerin gönüllerine yerleşir.” (Sahih-i Müslim)

Belki kardeşimiz için de böyle demişti Rabb’imiz. Yoksa nasıl açıklarız Türkiye’nin her köşesinden ve hatta yurt dışından, tanıyan-tanımayan herkesin onun için gözyaşı dökmesini... Yüzlerce taziye dilekleri... Telefonlar… Ve herkese nasip olmayacak kalabalıkta cenazesi…

NURULHAK kardeşimiz ayrıca çok fedakar bir yapıya sahipti. Cezaevinden çıktıktan sonra, ailece, Bandırma Cezaevinde aynı hücreyi paylaştığı, cezaevinde doğmuş olan küçük bir kız çocuğu için başvuru yapmışlar ve onu yanlarına alarak bakımını üstlenmişlerdi. Bu dört yaşlarındaki sevimli ufaklığı hiç yanından ayırmaz, adeta annesi gibi onun her tülü ihtiyacıyla ilgilenirdi. Dernek faaliyetlerinden, insan hakları mücadelesinden de kopmak istemeyen NURULHAK kardeşimiz, nereye gitse usanmadan onu da yanında götürüyor, anne şefkatiyle ona sahip çıkıyordu. Başkasının çocuğuydu o küçük kız, ama Rahman onun kucağına vermişti işte. Bu görevini de hakkıyla tamamladı. Hiç şikayetçi olmadan...

Ve bir gün... 6 Ağustos 2005 günü, yine bir başörtüsü komisyonu toplantısı için bir aradaydık. Onu aramış, nerede olduğunu, toplantıya katılıp katılamayacağını sormuştuk. Oysa o, cezaevinde kalırken edindiği dostlarının ziyaretine gitmişti Bandırma’ya. Telefonu o değil, başkası açmıştı bu kez. Onun Rabb’e kavuştuğunu duyurdular bize. Yüreğimize bir bomba düştü... Gece çöktü üzerimize… Bir araba, rüzgarın etkisiyle savrulmuş, ona çarpmış ve sanki yok olup gitmişti demek... Kardeşimiz yere uzanmış, ruhunu teslim etmişti hemen oracıkta. Yağmur tüm şiddetiyle yağıyordu... Sanki gök delinmişti… Belki gözlerimizden akan yaşlar görünmesin diyeydi... Belki de gök gerçekten ağlıyordu ardından… “Gök ve yer bile ağlamadı onların ardından.”(44/29) diyor ya Kur’an, helak olan Firavun kavminin ardından… Kardeşimizin ardından bizim gibi gök de hüngür hüngür ağlıyordu işte...

Cenazesinde, sıkışan yüreklerimizi bir araya getirip, Metin Yüksel’in şehit düştüğü, nice şehitleri uğurladığımız Fatih Camii’nde toplandık... Yine ön safta, yine sorumluluklarımızı bize hatırlatmak için görev başındaydı. Son göreviydi bu kez yerine getirdiği... Bu kez, cezaevinden onu karşılamaya gider gibi şen değildik hiçbirimiz, ve gök o günkü gibi gülümsemiyor, ağlıyordu için için. Oysa o yine vakur, yine en sevdiği başörtüsü üzerinde, yine sessiz bir çığlık olmuş, yine bize bir mesaj veriyordu her zamanki suskunluğuyla... Ölümü hatırlatırken, yaşantısına şahit kılıyordu bizleri. Ve bu kez, demir parmaklıkların ardına yolcu eder gibi değil, özgürlüğe uğurladık onu. Hak ettiği özgürlüğü kana kana içsin, İlahi adalete korkmadan sığınsın, hepimizin adına zalimleri O’na şikayet etsin diye... Tekbirlerle, dualarla, ıslak bakışlarımız ve yüreğimize oturan kanla beraber uğurladık onu... O Rabb’e yürümüş, yaşantısını belgelemişti. Mücadele ve sıkıntı dolu, ama O’nun rızasıyla iç içe, kısacık bir hayat geçirmiş, bu kısa ömründe bize çok ama çok şey öğretmişti... Bizler ise bu kez daha gür sesle, kendimize onun kadar yürekli olma sözü vererek ayrıldık cenazesinden...

Cenazesi defnedilirken, kabrinden dışarı sızan nuru gösteriyor birkaç kişi birbirine... Birkaç gün sonra bir tanıdık, annesine; Nurulhak kardeşimizi rüyasında gördüğünü, kendisine Filistin ile ilgili bir CD verdiğini, sohbet düzenlemesini istediğini ve onun: ”Bana ulaşman için adresimi vereyim: Subhaneke Allahumme sokağında oturuyorum.” dediğini ve sokağın ismini iki defa tekrar ettiğini anlatıyor. Bir başka gün, gazetecilere kardeşimizin günlüğünü veren annesine  Malatya’dan.taziyeye gelen bir dostu söylüyor “Abla! Rüyamda Nurulhak’ı gördüm. Elinde kahverengi bir defter tutuyordu. Dedi ki: “Benim notlarımı öyle herkesle paylaşmasınlar.” Tüm bunlar Rahman’ın, geride kalanların kalbine ferahlık vermesi belki... Ve belki de onu şehitlerden kıldığının bir müjdesi bize...

İyi ki tanıdık NURULHAK’ı... İyi ki onun o kısacık ama hepimize örnek olacak olan yaşantısının küçücük bir bölümüne de olsa şahit olduk. Kendi inancımızı, kendi mücadelemizi, kendi eğrilerimizi ve doğrularımızı tartma fırsatı bulduk onun sayesinde... Allah için nelerimizi feda edebileceğimizi, inancımızı korkmadan nasıl savunabileceğimizi, eziyetlere katlanmayı, tevekkülü ve suskunlun nasıl avaz avaz nasihat verebildiğini öğrendik ondan... Adanmış bir yürek, şehit gibi yaşanmış bir ömür gördük biz onda, bir rüya gibi gelip geçen... Rabb’im, onun gibi hayatımızı Kendisine adamamızı, şehit gibi yaşamayı bizlere de nasip etsin... Amin.

Aslında onun arkasından söylenebileceklerin en iyisini annesi söyledi: “Hz. Meryem timsali bir kızdı. İnşallah ona komşu olmuştur.” (Amin.)

ÖZGÜRLÜĞÜN KIZI

Demek gidiyorsun...
Git hadi! Özgürlüğü başörtüsüne nakış nakış işleyen kız...
Git! Daha önce de gitmiştin, kelepçeli ellerinle
Bizi, hani bedel ödemekten kaçanları onursuzluğumuzla baş başa bırakarak…
Git! Özgürsün artık!
Vermediğimiz mücadelenin ardından ağladığımız gibi,
sana sahip çıkamadığımız için de ağlarız biz...
Ağlamak yazılı kaderimize, bu topraklara belki de...
Sen onurumuzsun, sessiz kız!
Unutma bizi!
Eğer buluşursak cennette, öyle çok söyleyeceklerimiz var ki sana...
Işıttın yolumuzu Hakkın nuru...
GİT!..

[Abdullah Bayrak]

F.Zehra KALKAN & Abdullah BAYRAK

21/7/2007

ABD Bir Yeryüzü Tanrısı mıdır?

 

Başlıktaki soruyu yadırgamayacağınızı umuyorum. Çünkü aksini vurgulama amacıyla böyle soru sorma üslubu Kur’an-ı Kerim’de de kullanılmıştır. İşte bazı örnekler: “Yoksa Allah ile beraber bir başka ilâh mı? Hayır, onlar yoldan sapan (veya ortak koşan) bir topluluktur.” (Neml, 27/60) Bu soru Neml suresinde 60. âyetten başlanarak arka arkaya beş âyetin sonunda sorulur.

 

“Allah'tan başka, sizi gökten ve yerden rızıklandıracak bir yaratıcı var mıdır? O'ndan başka ilah yoktur. Artık nasıl oluyor da çevriliyorsunuz?” (Fatır, 35/3) “Yoksa onların Allah'tan başka bir ilahları mı var? Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir.” (Tur, 52/43) Soru yoluyla yanlışlara dikkat çekmenin Kur’an-ı Kerim’de daha birçok örneği var.
“ABD bir yeryüzü Tanrısı mıdır?” sorusunun cevabını da Kur’an-ı Kerim’den alalım: “O (Allah), gökte de ilâh, yerde de ilâhtır. O hikmet sahibidir, bilendir.” (Zuhruf, 43/84) Allah, göklerin ve yerin, bütün kâinatın ilahıdır. Mutlak güç ve hâkimiyet O’nundur. O’nun dışında hiçbir varlık mutlak güç ve hâkimiyet sahibi olamaz.
Böyle bir sorudan hareketle tahlil yapma ihtiyacı duymamızın sebebi ise son zamanlarda, olaylar ayrıntısıyla gözden geçirilip nerede ne olduğuna bakılmadan üretilen, tamamen fikir yürütmeye dayalı, ABD merkezli komplo teorilerinin oldukça yaygınlık kazanmasıdır. Söz konusu teorilerin yaygınlaşmasıyla ABD kontrolü dışında dünyada hiçbir toplumsal hareketliliğin olmadığı varsayımı olaylarla ilgili tahlil ve tespitlerin ana eksenini oluşturur hale geldi. Bu yaklaşıma göre İslâmî oluşumlar dâhil toplumlara yön vermeye ve belli bir hedefe doğru ilerlemeye çalışırken bir şeyler yaptıklarını sananlar aslında bazen oyuna getirilerek bazen de bile bile ABD’nin hazırladığı senaryoların aktörleri oluyorlar. ABD, özgürlük mücadelesi verdiklerini sananlar dâhil neredeyse tüm ideolojik hareketleri önceden yazılmış senaryolara, hazırlanmış planlara ve stratejilere göre uzaktan kumanda ediyor. Dolayısıyla yaşanan gelişmeler her ne kadar ABD karşıtlarının faaliyetleri gibi görünse de gerçekte onun senaryolarının uygulamaya geçirilmesidir.
Bu durum karşısında bazı yönetimleri “kukla” olarak nitelendirmenin de bir anlamı kalmaz. Çünkü ABD kuklası olmayan kimse kalmıyor. İdeolojik akımların tek farkı “kukla” durumuna düşürüldüklerinin farkına varamamalarıdır. Ama sonuç itibariyle değişen bir şey olmuyor.
Böyle bir yaklaşım insanı ABD’yi yeryüzünde bir mutlak güç olarak görme tehlikesine götürür. Onun senaryo hazırladığı, plan yaptığı ve planlarını uygulamaya geçirmek için çaba harcadığı inkâr edilemez. Gayet de normaldir. Ama her zaman planlarının başarıyla uygulanabildiği iddia edilemez.
Teknolojik, askerî ve ekonomik alanlarda güçlü olmanın sağladığı avantajları kabul etmemek mümkün değil elbette. Ama bu avantajlar, ABD kontrolü dışında hiçbir siyasî ve toplumsal hareketliliğin olmayacağı anlamına gelmez. Hatta son zamanlarda hesaplarının ve planlarının birçoğunun tutmadığını, bu yüzden de önemli çıkmazlara sürüklendiğini bizzat kendi strateji uzmanları dile getiriyorlar.
Onların hesaplarının her zaman tutmayacağı, dünyada güç ve avantaj sahibi olmanın her zaman gemisini istediği gibi yürütme imkânına sahip olma anlamına gelmeyeceği konusunda Kur’an-ı Kerim’deki bazı hatırlatmaları dikkatinize sunalım: “Onlar (İsrailoğulları) bir tuzak kurdular ve buna karşılık Allah da bir tuzak kurdu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.” (Ali İmran, 3/54) “Doğrusu onlar bir tuzak kuruyorlar. Ben de bir tuzak kuruyorum. Sen inkârcılara biraz mühlet ver; onlara biraz süre tanı.” (Tarık, 86/15-17) “Bu böyledir ve muhakkak ki Allah kâfirlerin tuzaklarını yıpratır.” (Enfal, 8/18)
İhanet eden Medine Yahudilerinin kalelerinden indirilmesiyle ilgili âyeti kerime günümüzde yaşananlara da açıklık getiriyor: “Kitap ehlinden inkâr edenleri ilk sürgün için yurtlarından çıkaran O'dur. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız, onlar da kalelerinin kendilerini Allah'tan koruyacağını sanmışlardı. Ama Allah (Allah’ın emri), hiç ummadıkları yerden kendilerine geldi ve kalplerine korku saldı.” (Haşr, 59/2)
Tabii bütün bunlar bizi sömürgeci güçlerin oyunlarını, planlarını, senaryolarını görmezden gelmeye yöneltecek değil. Ama her şeyi yerli yerine oturtmak ve genelleyici teorilerden yola çıkarak İslâmî kimlik sahiplerini kirletici ithamlardan kaçınmak gerekir.

Ahmet Varol